Prof. Uğur Derman'ın Gelenekli Türk Sanatları Konulu Konferansı

Günümüzde Türk hat sanatının kıdemlisi kabul edilen Prof. Mustafa Uğur Derman'ın vermiş olduğu “Gelenekli Türk El Sanatları“ konulu konferans, Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültürevi Osman Azmi Karavelioğlu Konferans salonunda 11 Mayıs 2007 Cuma günü, Yard.Doç.Dr. Savaş Çevik’in sunumu ile gerçekleşti. Burslu öğrencilerin ve vakıf mütevelli heyetinin hazır bulunduğu toplantı, Uğur Derman’ın hayatındaki dönüm noktalarını, hat sanatı ile nasıl tanıştığını, kimlerden etkilendiğini anlattığı bir sohbet sıcaklığında geçti.
Prof. Uğur Derman, Türkiye Millî Kültür Vakfı kurucularından rahmetli Mahir İz Hoca’nın halefi olarak 1974’den itibaren vakfın içinde bulunmuş, birkaç dönem vakıf mütevelli heyeti üyeliği yapmıştır. Kendisi uzun zamandır da Vakıf murakıbı olarak görev yapmaktadır. Uğur Derman, misline gittikçe az rastlanılan İstanbul beyefendisi bir kültür ve sanat adamıdır. Gelenekli Türk sanatlarından hat ve tezhip alanlarında eşi Prof. Dr. Çiçek Derman ile birlikte büyük hizmetleri geçmektedir. Kendisi sanat dalında Mimar Sinan Üniversitesi’nce verilen “fahrî profesör” (Prof.h.c.) unvanına sahiptir, ancak aslında eczacılık eğitimi almıştır.


Savaş Çevik’in Uğur Derman’ı takdimi
Savaş Çevik’e göre Uğur Derman ismi duyulduğu zaman, akla hemen “hat sanatının mihenk taşı” gelmektedir. Savaş Çevik, Uğur Derman’ı hat sanatına olan ilgisinin başladığı 1973 – 1974 yılında tanımıştır. O zamandan sonra da kendisini bir ağabey gibi, bir hoca gibi görmüştür. Çevik, kendisi ve kendisiyle aynı nesilden sanatçıların bu seviyelere gelebilmelerinde son derece değerli katkıları olan Uğur Derman’a daima minnet duymakta ve teşekkür etmektedir.
Prof. Uğur Derman’ı çeşitli kitaplarından, makalelerinden ve konferanslarından tanımaktayız; ancak onu farklı yönleriyle tanımak için bu toplantı bir fırsat olmuştur. Son zamanlarda ülkemizin kültür ve sanat ortamında giderek yozlaşan bir gidişin içindeyiz. Hakiki sanat, bilim ve kültür insanlarının sahteleriyle karışık bir ortama girdiği ve gerçekten değerli olan insanların kimler olduğunun çok zor ayrımını yapabildiğimiz bir karmaşada günlük gazetelerin renkli sayfaları içerisinde asıl değerlerin kaybolduğunu görüyoruz. Gazete ve dergi gibi medya ortamında halkın kendi değerlerini ortaya çıkaran ve gerçek sanatkârlarını tanıtan bir kaynağının olmayışı bizleri son derece üzmektedir. Bir milletin sanat ve kültür hayatında bazı sanatkârlar ve onlarla birlikte bazı değerler vardır. Ama bunlar tamamen ortada değillerdir. Bunlar isimleri arka planda kalmış, gizli kahramanlardır. Mütevazı yapılarından dolayı gerçek değerleri aksetmeyen bu şahsiyetlerden biri de, çok değerli Uğur Derman’dır.


Prof. Uğur Derman’ın Kısa Hayat Hikâyesi
Uğur Derman babasını tanımadan kaybetmiş ve bir yetim olarak büyümüştür. Belki de bu sebepledir ki, Cenab-ı Hak onun her işini rast getirmiştir. Babası Maliye vekâleti merkez teşkilatı memurlarından Mehmet Celaleddin Bey, annesi ise bir ev hanımı olan Nazime Hanım’dır. Anne ve babası 1929’da evlendiler. Önce bir kız çocukları dünyaya geldi. Uğur Derman henüz anne karnında beş aylıkken, babası geçirdiği zatürree sonucunda Ankara’da vefat etti. O dönemde anti bakteriyel ilaçlar olmadığından zatürree mutlak suretle öldürücü bir hastalıktı.
Aile aslen Üsküdarlıydı ama, dedesi Bandırma’da eczacılık yapıyordu. Çünkü İstiklal Savaşında dedesini Yunanistan’daki Larissa’ya esir olarak götürmüşlerdi; o da kurtulduğunda önce Gönen’de, sonra da Bandırma’da eczahane açmıştı.1934’de eşini kaybeden annesi, baba evine dönmek mecburiyetinde kaldı. Böylece 5 Şubat 1935’te Bandırma’da dünyaya geldi Uğur Derman. Ailenin bir ayağı Üsküdar’da olduğu için bebekliğinden itibaren Üsküdar’a gidip gelmeler başlamıştı ve sonunda tekrar Üsküdar’a yerleştiler.
Uğur Derman liseyi Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. Burası, kişiliğine yön vermesi bakımından onun hayatında bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Liseden sonra eczacılığı seçerek ailesinde üçüncü eczacı oldu, fakat mesleğine hiçbir zaman ısınamadı. 1963’ten 1978 sonuna kadar, Taksim-Gümüşsuyu’nda kendi kurduğu eczahanede 15 yıl çalıştıktan sonra eczacılığı bıraktı. Bu gün aradan neredeyse otuz yıl geçmiştir ve şimdilerde ilaç isimlerini ancak şöyle böyle hatırlar durumdadır. Eczacı Mektebi’nden arkadaşı olan Cavit Ulcay’la aralarında bir yıl fark vardı. Uğur Derman 1965 yılında Çiçek (Ayan) Hanım’la evlendi. Bugün 42, 38 ve 27 yaşlarında üç oğlu, iki de torunu vardır.
Uğur Derman’ın eczacılığı bırakması, bir mânâda kendisine îma edilen bir vasiyetin yerine getirilmesi için olmuştur. Çok sevdiği ve ağabey yerine koyduğu Fethi Gemuhluoğlu (1922-1977) Türkpetrol Vakfı’nın umumi kâtibiydi ve sıkı temasları vardı. Uğur Derman’la vakıfta kendisinin yerine geçmesini vasiyet eder gibi konuştuktan hemen sonra, 5 Ekim 1977 gecesi vefat etti. Derman bir ay içerisinde kendini onun yerinde buldu. Eczahanesini hemen devredemediği için bir buçuk yıl vakıftaki vazifesini eczacılıkla birlikte yürütmek mecburiyetinde kaldı. 1978 yılı sonu itibariyle Türkpetrol Vakfı’nın mesuliyetini tam üstlendi ve bu görevini Aralık 2006’ya kadar sürdürerek emekli oldu. Vakıfta geçen yıllarının çoğunu Aydın Bolak gibi bir “vakıf insan”la birlikte çalışarak devam ettirdi. Üç yıldır yanında yetişen oğlu Selim, halefi olarak yerine geçmiş bulunmaktadır.


Hat Sanatıyla Tanışmadan Önceki Hayatı ve Onu Etkileyen Şahsiyetler
Uğur Derman kendisini, “ben, eski Türk kültürü ve sanatından tamamen koparılmış bir neslin ilk örneklerindenim” şeklinde ifade etmekte, bu sebeple, “elifi görse mertek sanacak bir gençliğim vardı” demektedir. Onun yetiştiği zamanlar eski Türk kültürü, Türk sanatı gibi şeyler öğrenilemezdi. Ancak İstanbul ve Ankara üniversitelerinde Şarkiyat ve Türk Edebiyatı bölümlerinde mecburî ders olarak Osmanlı harfleri öğretilirdi. Bunun dışında Osmanlı harflerinin öğrenilmesi büyük bir suçtu, dolayısıyla Uğur Derman da bilmezdi. Hatta, onbir yaşındayken baba memleketi olan Bergama’ya bir takım ailevî sebeplerle gittiklerinde, oradaki eski bir binanın üzerinde, kitâbe olduğunu sonradan idrak ettiği yazılara rastlamış ve “bu yazıları niye tutuyorlar burada” diye sormuş olduğunu hatırlamaktadır. Çünkü liseye kadar hiç böyle bir kültürle alış verişi olmamıştı. Aile fertlerinin hepsi çok mükemmel okuyup yazan eski Osmanlı neslinden kişilerdi. Annesi 1897, dedesi 1876, ninesi 1880 doğumlu idi. Hepsinin gayet kuvvetli, güzel yazıları vardı. Ama bunların öğretilmesi söz konusu değildi. O da bu kültürü almanın hal yolunu dışarıda kendiliğinden bulacaktı.
Uğur Derman Haydarpaşa Lisesi’nde okumaya başladığı zaman dönemin maarif vekili Tahsin Banguoğlu (1904-1986) lise programlarının yeterli olmadığına inandığı için 1949 yılında liseleri üç yıldan dört yıla çıkarmıştı. Aynı zamanda öğrenciyi fakülte hayatına hazırlamak için seminer adı altında serbest dersler getirilmişti ve bu seminerler liselerde birikim sahibi olan hocalara verdiriliyordu. Haydarpaşa Lisesi’ndeki seminer programları aşırı dolan iki şahıs vardı. İkisi de edebiyat hocasıydı. Bunlardan biri Mahir İz (1895-1974), diğeri de Nihal Atsız (1905-1975) idi. Mahir İz okul hayatı boyunca onun hiç resmî hocası olmadı, o hep başka edebiyat hocalarında okudu ama, lise ikinci sınıftan itibaren seminer dersleri sayesinde Mahir İz’le teması arttı. Mahir Hoca kendi neslinde de benzeri pek bulunmayan, Türk edebiyatı dışında Arap ve Fars edebiyatını da iyi bilen bir zattı. On yedi yaşında bir çocuk lise seminer saatinde Ebu'l-Alâ el Mearri’den Arapça beyitler öğreniyor, Hâfız’dan gazeller dinliyordu. Bunlar edebiyat dersi programında katiyen yeri olmayan bahislerdi. Belki duyulsa hocaya ihtar verirlerdi. Eski kültüre karşı resmî tutum o kadar sertti.
Bu seminerlerin gâyesi, öğrencinin hocaya soru sormasını sağlayarak karşılıklı müzakere yeteneğini geliştirmekti. Soru sorulduğu zaman da, hoca kültür derecesine göre cevaplar veriyordu. Konular hem Arap hem Fars edebiyatından karşılaştırmalı olarak işleniyor ve yalnız mânâ öğrenmek değil, asıllarına da okuyarak gidiliyordu. Bu seminerler sırasında Uğur Derman’ın ufku birden bire açıldı. Onun bu gibi derslerden haz duyması Mahir İz’in dikkatini çekmişti. Diğer taraftan Nihal Atsız’ın seminerlerine de gidiyordu. Ama Atsız’ın düşüncesi Derman’a göre mâneviyâtı olmayan, kuru bir milliyetçilikti. Bu da onu tatmin etmemişti. Çok merdâne sözler söyleyen önemli bir adamdı Atsız, ama düşünce îtibâriyle onun meşrebine uygun değildi. Mesela bir bayram günü arkadaşlarıyla birlikte evine gittiklerinde, Nihal Atsız onlara, “bizde öyle bayram yoktur” demişti. İslam ile Araplığı birbirine karıştıran bir düşüncede olduğu için, Araplara kızgınlığından ötürü İslamiyet’e karşı da mesafeli durmaktaydı.
Mahir İz ise, mümin kişiliğiyle çok farklıydı. Akıllarına gelen bir şeyi sorduklarında anlatırdı. Zamanla yakınlıkları artı. Meselâ, akşam okuldan çıkarken karşılaşırlar, “ben Galatasaray’a terzime gidiyorum, gel beraber çıkalım, yolda biraz konuşuruz” derdi. Bu tür vesilelerle Hoca, Derman gibi yakın talebeleriyle birlikte bir iki saat sohbet ederdi. Ama Uğur Derman yalnızca dinlemekle kalmaz, konuşulanları hep yazardı. Şimdi bile bu notlarını saklamaktadır.
Uğur Derman not alma ve kayıt tutma konusunda çok gayretli davranarak, duyduklarını yazmış, hâfızasına güvenmek yerine, bunların tesbîtini tercih etmiştir. Çünkü gerek Necmeddin Okyay (1883-1976), gerek 1957’den îtibâren çevresinde bulunduğu Dr. Süheyl Ünver (1898-1986) hocaları ona kaydetmek konusunda çok telkinde bulunurlar, “İlim bir avdır, ancak yazmakla avlanır” sözünü hatırlatırlardı.
Uğur Derman 1953 yılında liseyi bitirdi. O zamanlar bakalorya imtihanı yapılırdı. Onun imtihanında Mahir İz mümeyyizdi. İmtihan biterken hoca, Derman’ın önüne geldi ve “rabıtamızı kaybetmeyelim ” dedi. Uğur Derman, hocasına “sizi nerede görebilirim?” diye sordu. O da ev adresini verdi. Derman, mezuniyetinden sonra Mahir İz’in evine gitmeye başladı. Hoca ilk iki gidişinde ona Seniyüddin Başak’ın hazırladığı Fıkh-ı Ekber kitabını okuttu. Sonra “Azizim, bu iş asli harfleri öğrenmeden olmaz” dedi. Ve “elif be” den başladılar.
Uğur Derman 1954 yazında Ankara’ya gittiğinde oradan Mahir İz hocaya eski harflerle, kargacık burgacık, imlâ hatâlarıyla dolu ilk mektubunu yazabildi. Bu hale gelene kadar haylı emek vermişti. Evde yardım alabileceği tek kimse, kuvvetli bir imlâsı olan annesiydi. Uğur Derman imlâda hata etmemek için o kadar üstüste sorardı ki annesi “artık daha fazla sorma” derdi. Sonra evde Lügat-ı Cûdi adlı bir eski lügat buldu ve kelimelere oradan bakmaya başladı, bu şekilde yavaş yavaş okuması açıldı. Mahir İz ona “iyi öğrenmek istiyorsan okuyarak değil, yazarak öğren” telkininde bulunmuştu. O da hep eski imlâ ile yazmaya başladı ve öyle gitti. Bu sebeple şimdi de yazdıklarında imlâ hatası nadiren olabilir. Kendisi de “Okuyarak öğrenilmez, bu imlâ çok nazlıdır uçar gider; ama yazdınız mı hafızanıza nakşolur” demektedir.


Hat Sanatına Başlaması ve İcazeti
Uğur Derman’ın lise tahsilinde resim hocası Şeref Akdik olmakla beraber, bu sanata karşı fazla bir ilgi duymadı. Yazı sanatında da kendisini önce kitâbeler ilgilendirdi. Üsküdar’da çok sayıda bulunan ve umumiyetle celî talik hattıyla yazılmış olan çeşme kitâbelerini hecelemeye ve bu şekilde yazıya karşı bir yakınlık duymaya başladı. Büyük sanatkâr Necmeddin Okyay, Derman’ların Üsküdar’daki evinin yaklaşık 500 m. yukarısında bulunan Toygartepesi’nde oturuyordu. Necmeddin Hoca’yı yolda gördükçe, Uğur Derman onunla tanışmayı çok arzu ediyordu. Lâkin, çekingen mizâcından ötürü gidip elini öpemiyor, bir şey söyleyemiyordu.
1953 yılında Üniversite’ye girdiğinde bir yıl tıbbiyede okuduktan sonra eczacılığa geçmişti ve tahsilini sürdürüyordu. Necmeddin Hoca’yı gördükçe de içinde bir şeyler uyanıyordu.
Beyoğlu-İstiklâl caddesinde Galatasaray Eczahanesi vardı, sahibi Cevat Akıska burada Oftalmin adında bir göz ilacı yapardı. Daha önce Necmeddin Okyay’a “ Halk içinde yok muteber bir nesne devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beytini talik hattıyla yazdırıp bastırmış ve eczahanesinde dağıtmıştı. 1955 yılının ağustos ayında İstiklal Caddesi’nden geçerken Galatasaray Eczahanesi’nin vitrininde aşağı yukarı 50x80 sm. büyüklüğünde -celi talik olduğunu sonradan öğrendiği- bir levha gördü. Yavuz Sultan Selim’e atfedilen bir beyitti bu. “Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzan / Beni bir gözleri âhuya zebun etti felek”. Beytin içinde göz kelimesi geçtiği için Cevat Akıska levhayı Necmeddin Okyay’a sipariş etmişti. Levhayı vitrinde gören Uğur Derman’ın o anda adeta dizlerinin bağı çözülmüştü. Levhanın etrafı da, adının “halkârî” olduğunu sonradan öğrendiği bir tezyinatla çevrelenmişti. O anda ne olursa olsun, Necmeddin Hoca’ya gitmeyi kafasına koydu.
Necmeddin Okyay büyük sanatkârlığının yanısıra 1907 – 1947 yılları arasında tam kırk yıl Üsküdar Yeni Caminin imam ve hatipliğini yapmıştı. Vaktiyle onun yanında, camide kayyım olarak vazifeli olan Saim Efendi, Uğur Derman’ın süt dayısıydı. Uğur Derman onu camide yakaladı ve “beni Necmeddin Hoca’ya götüreceksin” dedi. Çünkü “hasta, ders göstermiyor” diyerek set çekiyorlardı. Saim Efendi “peki” dedi. 1955 eylülünde bir gün Hoca’nın Toygartepesi’ndeki evine gittiler. Hoca, “evlâdım, siz hangi hattı yazmak istiyorsunuz? Eğer sülüs nesih yazmak istiyorsanız Akademi’de Halim Efendi vardır, oraya yollayayım sizi. Sülüs de yazarım, ama benim ihtisasım taliktedir” dedi. Uğur Derman, “Efendim ben sizden öğrenmek istiyorum” cevabını verdi. Hoca iç açıcı sohbetiyle, davranışlarıyla, görünüşüyle insana huzur veren bir zattı. “Peki, siz Pazar sabahları gelmeye başlayın”. Bu sırada onu götüren Saim Efendi büyük bir patavatsızlıkla “ders ücreti ne olacak hoca efendi?” diye sorunca hocanın gözleri yerinden fırladı. Uğur Derman bu hali hiç unutamamıştır. “estağfurullah efendim, biz bunu parayla mı öğrendik ki parayla öğretelim. Rica ederim bir daha böyle bir şeyden bahsetmeyin” dedi. Meşke başladılar. Üç dört ay hoca talebe gibi devam ettikten sonra ilişkileri hızla baba – oğul ilişkisine dönüşmüştü. Hocanın iki tane oğlu vardı ve “babamız seni bizden çok seviyor” derler, kıskanmazlardı. Toygartepesi’ndeki evde güzel günleri oldu. Hoca 1961’e kadar o evde oturdu. Türk Edebiyatı dergisinin Nisan 2006 nüshasında yayınlanan “Toygartepesi’ndeki Ev” başlıklı yazısında Uğur Derman bu evi tahassürle anlatmaktadır. Çünkü onun üzerinde büyük tesiri olmuştu. Bir daha o tarz bir evi ne Uğur Derman, ne de hocası bulabildi.
Derman 1960 yılında hem eczacı mektebini bitirdi, hem de o yaz sonu hocasından icazet aldı ve yedek subay olarak askere İzmir’e gitti. Necmeddin Okyay Hoca 1976’da vefat etmiştir. Uğur Derman hocası vefat edene kadar ziyâretine her hafta en az bir defa gitmişti. İcâzetinden sonraki süre de dâhil olmak üzere yirmi seneden fazla devam etti. Fakat her gidişinde yeni bir şey öğrendi ve öğrenmediği çok şey de kaldı. Çünkü hoca çok geniş cepheli bir zat idi. Her hocada bu özellik bulunmazdı; kendi deyişiyle “yirmi senede hocayı bitiremedi”.
O devirde hat sanatında Necmeddin Okyay’dan başka el üstünde tutulan, Halim Özyazıcı (1898-1964), Macid Ayral (1891-1961) ve Hâmid Aytaç (1891-1982) vardı. Bunların dışında dördüncü bir isimden söz edilemezdi. Uğur Derman, Hacı Nuri Korman’a (1869-1951) yetişemediğine üzülürdü. Çünkü Korman daha eski nesilden olduğu için menkıbeleri ve müktesebatı yönünden hattatların hepsinden zengindi. Necmeddin Okyay Hoca ondan naklen çok şeyler anlatırdı. Bu anlatılanlardan biri pek hoştur: “Hattatlar uzun ömürlü olurlar. Çünkü hattat bir harfi yazarken ortasına geldiğinde kalemi durdurur, tekrar hokkaya banar. O esnada vakfe yerini bozmamak için bir an nefesini tutar, sonra devam eder. Cenab-ı Hak herkese sayılı nefes vermiştir. Bunu daha uzun zamanda kullanan hattat, daha uzun yaşar.”
Necmeddin Okyay Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocayken 1948’de yaş haddinden emekli oldu. Ama her yıl onu Akademi’deki yıllık toplantılara çağırırlardı. 1956 yılı Temmuz’unda bir gün Uğur Derman’a “evlâdım, öğleden sonra Akademi’nin toplantısı var, haydi beraber gidelim” dedi. Derman orada Akademi’nin hocalarını tanıma fırsatını buldu. Hocası bu şekilde onun etrafı tanıması için hep çeşitli zeminler hazırladı. Zamanın ünlü hat ve tezhip üstadlarıyla tanışan Uğur Derman kendisini sanat dünyasının içerisinde buldu.
Özellikle icâzet aldıktan sonra Uğur Derman, ünlü hattatların eserlerini gördükçe kendi yazdıklarını beğenmemeye başladı ve çalışmalarını hat sanatının nazariyatına adadı. Yazı yazma konusunda gözünün rahatsızlığından dolayı, istediği seviyeye gelemedi. Tarihte hattan anlamakta belki en mahir kimse olan Necmeddin Hoca’nın yanında yetişmesi de, onun hat sanatının incelikleri konusunda ilerlemesine sebep oldu. Hele 1970 yılından îtibâren yakınlaştığı merhum Prof.Dr.Nihad Çetin (1924-1991), ona hat sanatının doğuşu ve sonrası için ufuklar açtı.
Hat sanatıyla uğraşan bir kimsenin bütün dünyası hat sanatı oluyor. İşte Prof. Uğur Derman’ın, tezhip sanatında önemli bir isim olan eşi Prof. Dr. Çiçek Derman’la tanışması da mânidardır. “Tezhip, hattın menkûhasıdır” sözü adeta onlar için söylenmiştir.
Prof. Uğur Derman hat sanatında onu en çok heyecanlandıran üstadlar arasında, “hat sanatının miladı” saydığı Mustafa Râkım’ı (1758-1826), Necmeddin Okyay’ın hocası olması sebebiyle, sanatta büyük babası sayılan Sami Efendi’yi (1838-1912), talik üstâdı Hulusi Yazgan’ı (1869-1940) ve 20. yüzyılda hattı temsil ettiğine inandığı Halim Özyazıcı’yı sıralamaktadır.


Hat Sanatının Günümüzdeki Durumu Üzerine Görüşleri
Prof. Uğur Derman’ın hat sanatına başladığı 1955 yılları, bu sanatın neredeyse kopma yıllarıydı. Çünkü o başladığında, Necmeddin Hoca’nın ancak üç talebesi vardı. O, Necmeddin Okyay’ın az sayıda yetiştirdikleri arasında bulunmaktadır. Bugün ise hat ile yeni nesilden gençler daha çok ilgilenmektedir;ancak bu gün o eski kuşaktan kıymetli hocalar ne yazık ki kalmamıştır.
Hat sanatına en çok önemi veren medeniyetler Osmanlı, onun devamı olan Türkiye ve bir de İran olmuştur. Onun dışındaki Irak, Suriye ve Mısır birer Osmanlı eyâleti oldukları dönemde hat sanatını merkez olan İstanbul’dan alarak kendi çevrelerinde tanımışlardır. Ancak bu ülkeler bizden koptuktan sonra süratle gerilemişlerdir ve hat sanatını Türkiye’den başka yürüten olmamıştır. Son yıllarda IRCICA’nın açtığı hat yarışmaları bu konuda milletlerarası mânâsıyla bir teşvik oldu ve Türkiye dışındaki ülkeler de eserleriyle yoğun olarak müsabakalara katılmaya başladılar. Ne yazık ki, bu yarışmalarda Türkiye sahneyi artık komşu ülkelere bırakmaya başlamıştır.
Türkiye’de bugün hattatların belirli bir seviyeye gelmesinin en büyük sebeplerinden biri de Uğur Derman’ın bu sanattaki çıtayı çok yüksek tutmasıdır. Kendisi yaşadığı şu vak’ayı hiç unutmaz: 1954 yılında bir iki günlüğüne ilk defa Konya’ya gitmişti. Orada bir akşam vakti karşısında gördüğü Şerafeddin camiine akşam namazını kılmak için girdiğinde pencere alınlıklarında o an için kendisine dünya şaheseri gibi gelen yazılar gördü. Sekiz yıl sonra, 1962’de, Diyarbakır’da askerken, hastahâneye ilaç almak için Konya’ya vazîfeli gittiğinde doğru o camiye koştu. Yazıları tekrar gördüğü an anladı ki, meğer o yazıların güzellikten hiç nasibi yokmuş!
“Hattın kaymak tabakasından” olarak vasıflandırdığı Sami Efendi, hat sanatında iyi ve kötüyü ayırt edemeyenler için şöyle bir fıkra anlatırmış: “Eski devirde de levrek az çıkan bir balıkmış. Bir varlıklı zata arkadaşları, ‘Efendi, bize bir levrek ziyafeti ver’ demişler. O da ‘peki’ deyip ayvazını çağırmış. ‘Bu efendiler çarşamba akşamı levrek yemeye gelecekler, tedbirini al’ emrini vermiş. Çarşamba akşamı levrek ziyafeti isteyenler doluşmuşlar konağa. Oturulmuş yer sofrasına. Çorbaya kimse itibar etmiyor. Ortaya sini gelmiş, kapak açılınca ortaya palamut yahnisi çıkmış. Herkes birbirine bakışmış. Efendi sinirlenmiş, bozulmuş. Çağırdığı ayvazına ‘Ben sana ne dedim ve bu nedir?’ demiş. Adam Van lehçesiyle: ‘Afandum, danizin dibine kim indi, balıhlara kim ad goydu. O da balıh, bu da balıh’ demiş ve temanna edip çıkmış.”
Bu fıkra misali, son zamanlarda çokça yaygınlaşan hat sanatı kurslarında, hattın inceliklerini hiç aksettirmeyen, sanatla ilgisi bulunmayan mahsuller ortaya çıkmaktadır. Bu kursların alt yapıları yetersizdir ve eğitim süreleri de hat sanatını öğrenmek için çok azdır. Ancak böyle kursların tek iyi yanı, diploma alma derdi olmadan, sadece sevdiği için gelen öğrencileri olması ve kursları bu işe gönlü olanların takip etmesidir. Üniversitelerdeki gelenekli bölümlerin tercih edilmesi, kimileri açısından maalesef ya sadece diploma edinmek içindir, yahut da grafik, iç mimari gibi bölümlere giremeyenlerin “bari gelenekli bölüme girelim, açıkta kalmaktan iyidir” düşüncesindendir.