|
|
Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın “Dünden hatırlananlar, Bugün unutulanlar”
Başlıklı Konferansı
Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültürevi, Osman Azmi Karavelioğlu Konferans
salonunda 16 Mart 2007 Cuma günü, Dr Metin Eriş tarafından sunumu yapılan ve
Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın konuşmacı olarak katıldığı “Dünden
hatırlananlar, Bugün unutulanlar” konulu konferans, burslu öğrencilerin ve
Vakfın kurucu üyelerinin katılımıyla gerçekleştirildi.
Konferansı, Prof. Dr. Süleyman Yalçın’la uzun bir süre ilim ve kültür
yolunda çalışmalarda bulunmuş olan Dr. Metin Eriş sundu. Konferans, Dr.
Metin Eriş’in “Bir hekim ve aynı zamanda Türk kültürünün de hekimi” olarak
nitelediği Süleyman Yalçın’ı, bir ilim adamının ilmi vasıflarının ötesinde
ne kadar vatanperver, ne kadar güzel insan ve ne kadar gönül insanı
olabileceğini göstererek kendisi için örnek teşkil ettiğini söyleyerek
takdim etmesiyle başladı. Çeşitli kültür dernekleri ve bugün hayatta olmayan
Kültür adamlarıyla çok yakın ilişkiler kurmuş olan Prof. Dr. Süleyman
Yalçın’ın samimi bir sohbet atmosferinde gerçekleşen konuşması, Türkiye’nin
belli bir dönemine damgasını vuran eski düşünce ve dava adamlarını
hatırlatır nitelikteydi.
Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın Hayat Hikâyesine Kısa Bir Bakış.
Prof. Dr Süleyman Yalçın’ın anne tarafı Karasi Türklerindendir. Oradan da
Süleyman Paşa’nın hemen ardından Avrupa’ya geçip orada ilk yerleşen
Türklerdendir. Seksen küsur yaşında vefat eden dedesi Hamit Sabri, on sene
Osmanlı Ordusunda Çanakkale, Balkanlar ve daha pek çok yere giderek askerlik
yapmış bir zattır. Dedesi Uzunca boylu, seyrek sakallı, sarı derisiyle tipik
Orta Asya Türküydü. Önce Orta Asya’dan Balıkesir’e oradan da Avrupa yakasına
göçmüşlerdi.
Baba tarafı ise Bulgaristan’ın Kırcaali Kasabasının Mestanlı Köyündendir.
Babasının dedesi Halil Bey ise 1850’lerde doğmuş ve 1860 – 65 yılları
arasında Rusların halka uyguladığı yıldırıcı politikalar sonucunda on iki on
üç yaşlarındaki iki arkadaş ile birlikte göç edip Büyük Anafartalar Köyüne
yerleşmiştir. Babasının anne tarafı ise Çerkez bir aileden geliyordu.
Dolayısıyla Prof. Dr Süleyman Yalçın’ın ailesi farklı coğrafyalardan gelmiş
ancak Anadolu’da Türk - İslam hamuruyla yoğrulmuş olan bir ailedir. İşte bu
zeminden gelen bir insan olarak kendisi Türk – İslâm sentezini Aydınlar
Ocağı’nda en güzel biçimiyle dile getirmişti.
Prof. Dr Süleyman Yalçın’ın Hayatı Çanakkale’nin Büyük Anafartalar Köyü’nde
1926 yılının Kasım ayında başladı. Gazi Süleyman Paşa, Anafartalar Köyüne ve
o bölgede bir evliya gibi telaki edilirdi. Koca bulamayan kızlar, dul kalmış
kadınlar, hasalığı geçmeyen insanlar dertlerine deva bulabilmek için ona
adaklar adarlardı. Annesi de iki sene çocuğu olmayınca Süleyman Paşa’nın
türbesine giderek adak adamıştı. Bir sene sonra, 1926 yılının Kasım ayında
Süleyman Yalçın dünyaya geldi. Önce adını Kasım koymak istediler ancak
köyden bir büyük zat “Gazi Süleyman Paşaya adak adamıştınız, adı Süleyman
olacak” dedi ve Süleyman adı ona bu şekilde konulmuş oldu.
Süleyman Yalçın’ın genel olarak üç aysı mekânda geçen hayatı Altı yedi
yaşına kadar doğduğu köyde, sonra o zamanlar dokuz on bin nüfuslu bir kasaba
olan Çanakkale’de, sonra da İstanbul’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde devam
etti.
1933 yılında ilkokula gitmek için Çanakkale’ye gitti. O zamanlar Çanakkale
de ilk ve ortaokuldan başka okul yoktu. Bu nedenle 1941 yılına kadar
Çanakkale’de okudu. Babasının Çanakkale’de kırtasiyecilik yapması onun
meslek hayatında etkili oldu. Dükkâna kapalı kolilerle gelen kitap ve
gazeteleri, kolileri yan taraflarından açarak okumaya çalışırdı. Babası ona
“yine kafanı gömdün kitaplara, müşteri geldi gidiyor haberin yok” derdi.
Ortaokul biterken babası ona “eğer lise okumayı düşünmüyorsan Çanakkale’de
kal” dedi. Ancak çocukluk yıllarında kitap ve okuma ve sevgisini alan
Süleyman Yalçın babasına tahsil yapmak istediğini söyleyerek İstanbul’a
geldi ve Kabataş Lisesine kaydoldu.
Liseyi burada bittikten sonra Son sınıfa geldiğinde ne olacağına karar verme
aşamasındaydı. Okumayı ve sürekli yeni bir şeyler öğrenmeyi çok seven
Yalçın’a hukuk ve ya mühendislik durağan meslekler olarak görünüyordu. O da
Sonunda tıp fakültesine girmeye karar verdi. Altı senelik bir eğitim
sonrasında 1950’de Tıp fakültesini bitirdi.
Prof. Dr. Yalçın, Yahudi asıllı hocası Schwartz’ın tıbbi çalışmalarından çok
etkilenmişti, mesleki olarak etkilendiği diğer hocası ise Frank idi.
ihtisasa başlamadan önce, Demokrat Parti döneminde askerliğini yaptı.
Döndükten sonra Patoloji bölümüne girdi ve buradaki eğitimini tamamladı.
O yıllarda iki ayrı görevinin olduğunu düşünmeye başladı. Önce ki Cihan
Devletinden Ulus Devlet haline dönüştürülen bu topluma karşı vazifesi
olmalıydı. Dedeleri, yaşı büyükleri Osmanlı’yı farklı biliyorlar ve
anlatıyorlar, okludaki hocaları, kitaplar ve basın başka telden
çalıyorlardı. Ben ve Biz ne idik? Ne olmalıydık?
Süleyman Yalçın’a göre Ben olmak, içtimai aydın olma sorumluluğunun biz’e
yüklediği toplum misyonu idi.
İkincisi, mademki doktor oluyordu, o yönden mesleğinin ona yüklediği ve bu
topluma karşı yerine getirilmesi gereken bir vazife vardı. O da, ülkede esik
olan veya bulunmayan bir konuya eğilmeliydi. İşte bundan dolayı ihtisasını
iki farklı disiplinde ihtisasını yapmıştı. Henüz dünyada yeni yeni ortaya
çıkan karaciğer hastalıkları telakkisini ülkeye getirerek hizmet etmeliydi.
Prof. Dr Süleyman Yalçın’ı bu şekilde hizmete yönelten düşünceleri, İleride
Aydınlar Kulübü ve Ocakları’ndaki çalışmalarını, çeşitli derneklerdeki
konuşmaları, dergi ve gazetelerdeki yazılarını “bu kurumun ödenememiş
hizmetleri” olarak nitelendirmektedir.
Prof. Dr Süleyman Yalçın’ı 1954 yılında iç hastalıkları bölümüne girdi ve
dâhiliye dalında ihtisas yaptı. Bunu klinikte baş asistanlık yılları takip
etti. 27 Mayıs olaylarını endişe ile yaşandığı dönemlerde, 1960 yılında iç
hastalıkları, 1961’de de Patolojik anatomi doçenti oldu.
Çocukluk yıllarından itibaren Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın hayatını
etkileyen şahsiyetler, düşüncelerinin oluşumu ve gerçekleştirdiği idealleri.
Prof. Dr Süleyman Yalçın “ İnsanları vahdetten aileye, aileden cemiyete ve
millete ve beşeriyete götüren yolda önemli unsur “ olarak nitelendirdiği
kelâma hayatında büyük ehemmiyet vermiştir. Bu yüzden de hitabet ve kelam
insanları onun hayatına etki eden ve yön veren insanlar olmuşlardır.
Daha köyde hatırlayabildiği ilk zamanlardan itibaren, köyün masalcısı Çerkez
Hafize Teyze’yi dinlemeye gitmek için can atarlardı. Gazi dedesinin
anlattığı savaş hikâyelerini, Hafız babasının yine hafız olan Çakal Hacıyla
yaptığı derin kahve sohbetlerini, köyün filozofu denilen Bakkal Emin
Efendi’yi dinleyerek büyüdü. Bu nedenle hitap ve kelâm sahibi insanlar daha
o zamanlardan onu cezbetmeye başlamıştı. Kelimeyi ve hitabeti Eğitimi için
gittiği Çanakkale’ye geldiğinde gördü. Burada bir kısmı Osmanlı’dan intikal
eden bir kısmı da Cumhuriyet döneminde yetişmiş kelamlarından etkilendiği
hocaları vardı. Ancak o, hitabetin ne olduğunu bayramlarda, belirli
zamanlarda, bazen Halkevinde konuşmalar yapan Nafıa Müdürü Tevfik İleri’den
görmüştü. Süleyman yalçın bu nedenle “bir bayram olsa da Tevfik Bey konuşma
yapsa” diye iple çekerdi. Tevfik Bey onu hitabetiyle etkileyen insanlardan
ilki olmuştu.
İstanbul’a geldiğinde ise Kabataş Lisesi’nde hatip olarak gördüğü, kendi
hocası olmayan fakat hocası gibi, sonra bir ağabey ve yakın bir dost gibi
gördüğü Nihat Sami Banarlı ile tanıştı. Faruk Nafiz Çamlıbel’in
sohbetlerinde bulundu.
Lise yıllarında üç ay için Kabataş Lisesinden Boğaziçi Lisesi’ne gitti ve
orada Nihal Atsız’ın öğrencisi oldu. Müslüman – Türk bir ailede, bu inanç ve
kültürle doğup büyüyen Süleyman Yalçın’a o zaman kendi ifadesiyle “bir
Türkçülük damarı geldi”. Nihal Atsız onun değimine göre “adam gibi adam”dır
ve konuştuğu doğrudur, yanlış bir şey söylerse hemen özür diler onu düzeltir
ve “evet doğrusu budur” der.
Lise son sınıfta yaşının gereği olarak bir arayış içinde olan Süleyman
Yalçın özellikle biyoloji ve felsefe derslerinde kafasına yerleşmiş birtakım
düşünceleri sorgulamaya, doğrunun ne olduğunu aramaya başlamıştı. İnsanı
inan yapan husus olan merak, öğrenmek, bulmak onun düşüncelerini meşgul eden
en önemli konulardı. Tam bu yılarda coşkulu sesiyle Etyemez Camii’nde Cuma
günleri cami avlusundan tramvay yoluna kadar taşan bir cemaate hitap eden,
genç ve yakışıklı bir hatip olan Şemsettin Yeşil ile tanıştı.
Üniversiteye başladığı dönemde de onun için arayış devam ediyordu. Hatta
tanıştığı şahsiyetlerden etkilenerek edindiği fikirler nedeniyle
üniversitenin ilk yıllarında her şeyi bırakıp Mısıra gitmeyi ve İslami
akımlara katılmayı bile düşünüyordu.
Kimlerle tanışmamıştı ki: Meşhur Turancılar davasında yakından tanımış
olduğu Nihal Atsız, Atsız’ın kardeşi Nejdet Sancar, Hasan Ferit Cansever,
Kazanlı bir İslam âlimi olan Musa Carullah, Muhammed Hamidullah, İsa Yusuf
Alptekin, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, İsmail Hami Danişmend, Osman
Turan, Arif Nihat Asya, Faruk Nafiz Çamlıbel, Nihat Sami Banarlı, aynı
zamanda Süleyman Yalçın’ın bir hastası olan Reşat Nuri Güntekin. Henüz bir
lise öğrencisiyken Milli Eğitim Bakanı olan ayrıca hocası olmuş Tahsin
Bangaoğlu, Rüştü Eriç, Münevver Ayaşlı, Semiha Ayverdi, Peyami Safa, Necip
fazıl, Nurettin Topçu, Tarık Buğra, Ziyad Ebüzziya, İsmet Bozdağ, Aydın
Bolak ve daha pek çok dönemin önemli fikir adamları ve edebiyatçılarıyla
tanıştı ve çoğuyla yakın münasebetler kurdu.
Kendisi Said Nursi’nin bizzat elini öpmüştür. Milli Mücadelenin unutulmaz
isimlerinden Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Haki Efendi ve
Ömer Rıza Doğrul ile tanışmıştır.
Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın Ömer Rıza ile ilginç bir anısı vardır. Onun
gençlik yıllarında yalnızca Ömer Rızanın Kuran Meali vardı. Mehmet Akif’in
damadı olan Ömer Rıza alkolik bir kimseydi ancak kendisi kalem ehli, dış
siyasetle ilgili yazılar yazan, “Selamet” gibi dergiler çıkaran ve bir İslam
âlimi denebilecek kadar bilgisi olan bir insandı. “Tanrı Buyruğu” adıyla iki
cilt halinde güzel bir Kuran Meali çıkarmıştı. 1950 – 51 yıllarında Hazreti
İsa’nın babasız dünyaya gelemeyeceği gibi, Müslümanların kafasını karıştıran
birtakım iddialar ortaya atmıştı, işte bu sırada Cerrah Paşa Tıp
Fakültesinde hasta olarak yattığı sırada Süleyman Yalçın onunla tanışmak
amacıyla ziyaretine gitti ve kendini tanıttı. Tıp fakültesini yeni bitirmiş
bir hekim olduğunu ve kendisinin çıkardığı dergileri okuduğunu ve yazılarını
takip ettiğini söyledi. Hazreti İsa konusunda yazdıklarını ona hatırlatarak
bunların İslami inanca uygun olmadığını söyledi. “Ama ilim böyle diyor”
cevabını alan Süleyman Yalçın, biyolojiyle ilgilenen bir uzman olarak, bunun
ilmen de mümkün olduğunu, bir erkeğin bile çocuğu olabileceğini misallerini
vererek anlattı Bulgaristan da bir otopside görülen ilginç bir vakadan ve
daha sonra görülen bu tür vakalardan örnekler vererek konuyu açıkladı. Bu
konuşma üzerine ikna olan Ömer Rıza “öyleyse yanlış yapmışım bunu düzeltmem
lazım” dedi ama düzeltmeden öldü.
Onu etkileyen şahsiyetlerin içinde, Şemsettin Yeşil gerçek bir hatipti.
Şemsettin Yeşil Cumartesi ve Pazar günleri Sultanahmet Camiinde vaaz eder,
caminin bahçesi dahi dolardı. Beyazıt Kütüphanesinin müdürlerinden olan
Maraşlı Ahmet Tahir Efendi ile de tanışmıştı. Ahmet Tahir Efendi’nin ayrıca
şeyhliği de vardı ve gençlerden ona intisap edenler çoktu. Darüşşafaka’nın
ve Darülfünun’un farise hocası Mesut Efendi’de aynı şekilde kelamından
etkilendiği insanlar arasındaydı. Mesut Efendi Süleyman Yalçın’ın fakültede
ve ihtisasta hocası olan Ekrem Şerif’in hocası ve aynı zamanda Küçük Hüseyin
Efendi’nin Halifesiydi.
Bir de Süleyman Yalçın’ın kâmil insan olarak gördüğü nadir insanlardan
birisi olan, aynı zamanda annesinin eniştesi olması sebebiyle kendisine
“Hacı Enişte” dedikleri, “Celal Hoca” vardı. Celal Hoca Türkiye’de İmam
Hatip okullarını kuran bir numaralı kişiydi ve akrabalığının dışında Prof.
Dr. Süleyman Yalçın’ın hocasıydı. 1948 – 1949 yıllarında Arkadaşı Konyalı
hafız-ı kelam Dr. Ali Kemal ile birlikte Celal Hoca’nın Etyemez’deki seminer
şeklinde başlayan sohbetlerine devam ettiler. Bu şekilde sayabileceği
isimler arasında Zahit Koktu, Eşref Edip Bey, Necip Fazıl Kısakürek’in
hocası Raif Ogan, Mahir İz, Ali Fuat Başgil. Sami Ramazanoğlu daha pek
çokları vardır.
Tıp sahasında da hocası ve şahane bir hekim olarak nitelendirdiği Mazhar
Osman, Mümtaz Turhan, Atatürk’ün hekimlerinin başında gelen ve 1933’te
üniversite reformu ile üniversiteye rektör olan Neşet Ömer İrdem, yine
üniversite reformundan sonraki dönemde Tıp Fakültesi’nin ilk dekanı olan
Tevfik Salim Paşa, Behçet Hastalığını bularak dünya tıp literatürüne geçen
Hulusi Behçet, Ekrem Şerif Egeli onun iham aldığı kimselerdir.
Bunların arasında Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ı büyüleyen, ona hocalın ne
olduğunu öğreten Profesör Scwartz’dır. Profesör Scwartz 28 – 30 yaşlarında
Profesör olmuş, dünyada ilk kez doğum sırasında beyinde meydana gelen
travmaları tespit etmiştir. 1933 reformu ile İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi’ne gelerek ve İstanbul Üniversitesinin Avrupa’da yeri ve değeri
olan üniversitelerin arasına girmesine büyük katlı sağlayan Alman Yahudi’si
hocaların başında gelmektedir.
İşte bu denli yoğun ilim ve kültür hayatı içerisinde bu denli önemli
isimlerle beraber bir yandan hekimlik mesleğinde önemli çalışmalar yürüten
Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Türk sosyal hayatına da çok önemli katkıları
bulunan çalışmalar içerisindeydi. Bunun somut örneği Aydınlar Ocağındaki
çalışmalar ve Türk-İslam sentezi fikri idi.
Bu kapsamda 1955–60 yılları arasında Milliyetçiler Derneği’nde Bekir Berk ve
Nurettin Topçu gibi isimlerin de katıldığı toplantılara devam etmiş,
fikirleri milliyetçi ve mukaddesatçı bir hava içinde yetişip gelişmişti. 60
ihtilali olunca bütün dernekler kapatılmıştı. O sıralarda doçent olan
Yalçın, Ayhan Songar, Necmettin Erbakan, Asım Taşer’in de aralarında
bulunduğu dokuz on kişi birlikte bir teşekkül kurup inandıkları fikirleri
işlemeye karar verdiler. Üniversite öğrenciliği yıllarında iken “
Takunyalılar” tabir edilen üniversite arkadaşlarıyla tanışıp sohbetine
gittikleri Necip Fazıl Kısakürek’e bu fikri açıkladı. Böylece Necip Fazıl
Kısakürek, kuracakları teşekkülün ismini “Aydınlar Kulübü” olarak belirledi.
Her hafta cuma, cumartesi akşamları toplantılar tertip ediliyordu. Henüz
üniversite öğrencisi olan Agâh Oktay, İsmail Kahraman gibi isimler Milli
Türk Talebe Birliği’ni de etkileyerek milliyetçi bir akım başlatırlar. 1961-
63 arası bu kulübün en parlak yılları oldu. Şemsettin Yeşil, Nurettin Topçu,
Nihat Sami Banarlı, Ali Fuat Başgil, Necip Fazıl Kısakürek, İsmail Hami
Danişment ve daha birçok ismin katıldığı toplantılarda Türk fikir hayatına
yön veren planlar yapıldı kararlar alındı. Toplantıya Anadolu’nun her
yerinden birçok ilim adamı ve akademisyen katılıyordu. Prof. Dr Süleyman
Yalçın ve arkadaşlarının amacı Türk-İslam sentezi içinde mevcut tüm
oluşumları bir araya getirip sorunlara çözümler getirmekti. Bu yolda Ömer
Kirazoğlu’ndan duyduğu “ İnsan, bilmek, bulmak ve olmak ile mükelleftir”
sözü onun için çok önemli bir düstur olmuştu. İnsan, kendini bilmek sonra
hakikati aramak ve bulunca da öyle olmak ve kemale erişmekle mükelleftir
diye düşünerek hak için hizmet gayesiyle çalıştı.
Süleyman Yalçın 1964 yılının ortalarında mütehassısı olduğu karaciğer
alanındaki gelişmeleri takip için Amerika’ya gitmek zorunda kaldı ve üç sene
sonra yurda döndü.
Dönüşünde İkinci Milliyetçiler Kongresi yapıldı. Kongrede Türk- İslam
dünyasının bütününe sahip çıkacak bir heyet oluşturma kararı alındı. Karar
üzerine 14 Mayıs 1970 yılında Metin Eriş, Muharrem Ergin, İbrahim Kafesoğlu,
Necmettin Hacıeminoğlu gibi birçok değerli aydınla beraber Aydınlar Ocağı
kuruldu ve başkan olarak İbrahim Kafesoğlu seçildi. Prof. Dr Süleyman Yalçın
ise bu yeni oluşumun ikinci başkanlığına getirilmişti. 1970’in sonlarında
Prof. Dr. Yalçın tekrar Amerika’ya gitti. İşte bu sırada Aydınlar Ocağı
içinde farklı gruplaşmalar oldu ve bunun üzerine İbrahim Kafesoğlu iki
mektup göndererek Prof. Dr Süleyman Yalçın’ı Türkiye’ye çağırdı. 1973
yılında yurda gelen Prof. Dr Süleyman Yalçın Aydınlar Ocağı’na başkan
seçildi. Bu dönemde ülkede seçimler tamlanmıştı fakat hükümet kurulamıyordu.
Aydınlar Ocağı siyaset üstü niteliğiyle Muharrem Engin, Erol Güngör ve on üç
kişilik bir kadro ile birlikte Orta Doğu Gazetesi’nde bir bildiri
yayınlamaya karar verildi ve konuyla ilgili görüşmeler yapıldı. Bu
girişimleriyle bunalım zamanında yeni hükümetin kurulmasında önemli bir rol
oynamışlardır.
Prof. Dr Süleyman Yalçın’ın başkanlığında Aydınlar Ocağı 80’li yıllarda
kurulan YÖK ve başörtüsü yasağı konularında gerekli girişimlerde bulundu.
Aydınlar Ocağı kuruluş amacına uygun bir şekilde siyaset üstü niteliğiyle
önemli bir rol üstlendi. 1988 yılında ise Süleyman Yalçın Aydınlar
Ocağındaki başkanlık görevinden ayrıldı.
Üniversitedeki hocalığı da 1993 yılı ortalarında kanuni emeklilikle
noktalanan Prof. Dr. Süleyman Yalçın, on yıl kadar özel hastalarını bazı
yerlerde takip ederek hekimlik görevini icra etmeye devam etti. Son üç
yıldır da mesleğinin pratiğine nokta koydu. Buna rağmen ileri yaşına
bakmadan kendi bilin dalındaki toplantılara, kuruluşuna ve gelişmesine emek
verdiği Hepatoloji ile ilgi toplantılara katılmaktan geri kalmaz. . Dr.
Süleyman Yalçın ayrıca kurucusu veya üyesi olduğu Vakıf ve dernek
toplantılarına iştirak ederek hizmete devam etmeye, öğrenmeyi terk etmemeye
ve de “müstakim, doğru bir kul” olmaya gayret eder.
|